Onun teorilerini desteklemek için kullandığı olgu öykülerinin yorumlanması ile sanatçı ve edebiyatçılar üzerine yaptığı söylem analizleri, bir taraftan Lacan’a ve onun bir ardılı olan Shoshana Felman’a uzanan bir dilbilimsel analiz okulunu, öte taraftan Melanie Klein ya da Otto Kernberg’e uzanan bir nesne ilişkileri okulunu, yani klinik okulu doğurmuştur. Beyazyüz’ün çalışması, Freud’un olgu öykülerine olduğu kadar Dostoyevski ve Baba Katli ve benzeri metinlerinde olduğu gibi, edebî metinlerin psikanalitik çözümleme yöntemlerine de dayanıyor. Freud, ele aldığı metinlerdeki tiplerle yazarı özdeş görüyordu; ya da metindeki tiplerin toplamından çıkacak psikolojik örüntünün o metnin yazarını vereceğini düşünüyordu. Beyazyüz de, Meriç’in kendisi hakkında yazdıklarından bir söylem analizi yapmaya, Meriç’in psikolojik süreçlerini keşfetmeye çalışıyor.
Meriç’in psikolojik profili
Bu çabanın ne tam anlamıyla olgu öykülerinin yorumlanmasına ne de tam anlamıyla edebî metinlerin yorumlanmasına benzediğini söyleyebiliriz. Çünkü olgu öykülerinin temelinde analist ile hasta arasında beliren aktarım ve karşı aktarım süreci (transference / counter-transference) vardır ve hastanın bilinçdışının keşfi analist ile girdiği duygusal etkileşimin sonucuna bağlıdır. Analist, aktarım ve karşı aktarım sürecini ne kadar ustalıkla yönetirse, bilinçdışının keşfi de o kadar berrak bir biçimde kendini gösterecektir. Beyazyüz’ün çalışmasında böyle bir dinamiğin işlemediğini biliyoruz. Beyazyüz, hastasıyla karşı karşıya değil, ama kendisi hakkında ipucu vermekten çekinmeyen bir anlamda Rousseau’nun İtiraflar’ında olduğu kadar da açık sözlü bir düşünürün kendi cümleleriyle karşı karşıya. Edebî metinlerin analizinde ise analist ile yazarın psikolojik profili arasında “kurmaca” bir yapıt durmaktadır. Beyazyüz her iki yönteme ilişkin verileri kullanır; ama bu verilerden kendisine nesne ilişkileri temelli bir çözümleme mantığı geliştirir.
Beyazyüz kitabın giriş bölümünde, Cemil Meriç’in kendisi hakkında sarf ettiği cümlelerden, Meriç hakkında yazılmış kitap ve makalelerden, Meriç’le yapılan söyleşilerden yararlandığını belirtiyor. Ama metin okunduğunda Beyazyüz’ün temel argümanlarını Meriç’in kendisi hakkında ürettiği söylem üzerine kurduğu görülüyor. Dolayısıyla Beyazyüz, Cemil Meriç’in psikolojik profilini önce onun kendisi hakkında ürettiği söyleme dayandırıyor, sonra elde ettiği kanıtları öteki metin, belge ve sözlü tarih uygulamasıyla kanıtlamaya girişiyor. Beyazyüz metnin giriş bölümünde kitabının bilimsel bir çalışma olmadığını, bir edebiyat çalışması olduğunu ve sorumluluk alanının da edebiyat olduğunu söylüyor: Ancak izlenen yöntem ve bu yöntemle varılan bir tanı söz konusu olduğunda, bu kitabın bir klinik vaka analizi iddiasını kendi içinde taşıdığını kaçınılmaz olarak vurgulamak gerekmektedir. Çünkü Beyazyüz’ün kitabında örtük bir şekilde Meriç’e bir tanı konmaktadır ve bu tanı nesne ilişkileri çalışmalarıyla belirginleşen “sınır durum” (borderline) kaynaklıdır ve bu profilin bir türevidir. Ayrıntılara geçmeden önce Beyazyüz’ün argümanlarını oluşturma biçimine bakmakta yarar var: Beyazyüz, Cemil Meriç’in anne ve babasını bir göç psikolojisi içine oturtuyor önce. Meriç’in ailesi Balkan savaşı sırasında Dimetoka’dan Hatay’ın Reyhanlı bölgesine göçmüş. Bu yıkıcı göç psikolojisi Meriç’in anne ve babasında önemli psikolojik hasarlar bırakmış ve Meriç’e olumsuz bir miras olarak kalmıştır. Beyazyüz, Meriç’in babası hakkında koyduğu şizofreni tanısını izliyor ve babaya ait tek tük bilgilerden bu tanının doğru olabileceğini saptıyor önce. Anne ise yaşadığı göçlerin yıkıcılığını üstünden atamamış, kocasına ve oğluna karşı sevgisiz ve ilgisiz kalmış bir kadındır. Böylece biri genetik (göç travması nedeniyle gün yüzüne çıkan bir şizofreni) diğeri çevresel (hasta anne) iki hasarla karşı karşıyadır Meriç. Beyazyüz her ne kadar anne, baba ve çocuğu bir bütün olarak ele alsa da asıl vurgusunu “anne / çocuk” üzerine yapar ve annenin çocuğuna karşı “yetersiz anne” figürünü oynadığı tespitine varıyor.
Çalışmanın Anne Memesinde Yaşanan Kerbela bölümünde Beyazyüz, Meriç’in en hayati yaşlarında annesinden yeterli ilgiyi göremediğini ve arzu ettiği ilgiyi de anne memesinde uzun bir süre kalarak karşılamaya çalıştığını belirtiyor. Annesinin Meriç’i susturmak için memesinden başka vereceği bir şeyi yoktur; ve Klein’a göre bu çocuk tarafından fark edilen ve çocuğu erken yaşlarda derin kaygılara iten bir durumdur. Yetersiz anne bakımı çocuğun memeye karşı ikircikli bir tutum geliştirmesine de neden olabilir, başka deyişle, sınırsız akan bir yaşam ırmağına duyulan şükran, söz konusu kaygı nedeniyle haset’e de dönüşebilir. Şükran ve haset duyguları çocuğun ilerleyen yaşlarına yansıtıldığında anneyi ikame eden nesneler, yani öteki kadınlar bağlamına taşındığı da görülecektir. Meriç’in elde etmek istediği kadınları aşırı yüceltme ile yerin dibine batırma arasında gidip gelmesinin kökenlerini anne memesiyle yaşadığı ikircikli ilişkide buluyor Beyazyüz.
Cesur bir analiz ama...
Meriç’e üstü kapalı bir biçimde konan asıl tanının, yani “patolojik narsisizmin” kaynağı da onun anne memesiyle kurduğu sağlıksız ilişkidedir. Beyazyüz, Freud’un narsisizm ve içgüdü içerikli metinlerine başvurarak, bir çocuğun ilk sevgi yatırımlarının “ben” ve “anne” olduğunu belirtiyor. Çocuk doğduğunda bütün zihinsel enerjisi kendisi için vardır; çocuğun kendisini tüm güçlü olduğunu hissettiği bu dönem acziyetini fark etmesiyle son bulur ve sevgi yatırımını anneye yöneltir. Böylece sevgi yatırımı “ben” ve “anne” arasında gidip gelir. Eğer anne yetersizse, sevgi yatırımı sonuçsuz kalır ve çocuğun kendine verdiği değerde de bir azalma yaşanır. Bu azalma Meriç’in patolojik narsisizminin nedenidir. Cemil Meriç’in anne memesiyle kurduğu sağlıksız ilişki onun narsisizminde bir yaralanmaya neden olmuştur ve düşünürün kendini tarif ederken aşırı büyüklenmeci tavırla kendini değersizleştirici tavır arasında gidip gelmesinin kaynağı da burada aranmalıdır.
Meriç “hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisidir”, sürekli ezilmiştir, horlanmıştır, aslında büyük bir teorisyen olacaktır; ama buna fırsat verilmemiştir vs. Meriç’in bu cümleleri belirli bir doğruluk payı taşımaktadır; eziyetli bir çocukluk ve yetişkinlik dönemi geçirmiştir ve gerçekten büyük bir yetenek olduğu halde fırsat yoksulu bir yaşamı olmuştur. Meriç’e “patolojik narsisist” tanısı koyduğumuzda ise, Meriç’in kendisi hakkında ürettiği bu söylemin bir vehimden kaynaklandığı gibi bir sonuç çıkmıyor mu? Son olarak şu söylenebilir: Beyazyüz’ün entelektüel tarihimizin en önemli figürlerinden birini belirli bir disiplini kullanarak cesurca analiz etmesi ilginç ve anlamlı; ama bu çalışma Meriç’in düşüncelerinin arkasındaki “neden”leri araştırıyor; şimdi Meriç’in “ne” söylediğiyle ilgili çalışmalara ihtiyacımız var./zaman-kitapzamanı/
Kalıcı Bağlantı | Yorum (yok) | Yorum yaz


