BFunction ShowPicture(id,Source) { if (Source=="1"){ if (document.layers) document.layers[''+id+''].visibility = "show" else if (document.all) document.all[''+id+''].style.visibility = "visible" else if (document.getElementById) document.getElementById(''+id+'').style.visibility = "visible" } else if (Source=="0"){ if (document.layers) document.layers[''+id+''].visibility = "hide" else if (document.all) document.all[''+id+''].style.visibility = "hidden" else if (document.getElementById) document.getElementById(''+id+'').style.visibility = "hidden" } }




Cemil Meriç’in çocukluğuna inersek...

7/1/2008 | Kategori : DUSUNCE

ALPHAN AKGÜL
Murat Beyazyüz’ün Cemil Meriç’in Psikolojisi başlıklı çalışması klinik psikanaliz pratiği ile biyografi yazımını birleştiren önemli bir yapıt. Psikanaliz çalışmalarının Freud’dan günümüze farklılaştığını biliyoruz.

Onun teorilerini desteklemek için kullandığı olgu öykülerinin yorumlanması ile sanatçı ve edebiyatçılar üzerine yaptığı söylem analizleri, bir taraftan Lacan’a ve onun bir ardılı olan Shoshana Felman’a uzanan bir dilbilimsel analiz okulunu, öte taraftan Melanie Klein ya da Otto Kernberg’e uzanan bir nesne ilişkileri okulunu, yani klinik okulu doğurmuştur. Beyazyüz’ün çalışması, Freud’un olgu öykülerine olduğu kadar Dostoyevski ve Baba Katli ve benzeri metinlerinde olduğu gibi, edebî metinlerin psikanalitik çözümleme yöntemlerine de dayanıyor. Freud, ele aldığı metinlerdeki tiplerle yazarı özdeş görüyordu; ya da metindeki tiplerin toplamından çıkacak psikolojik örüntünün o metnin yazarını vereceğini düşünüyordu. Beyazyüz de, Meriç’in kendisi hakkında yazdıklarından bir söylem analizi yapmaya, Meriç’in psikolojik süreçlerini keşfetmeye çalışıyor.

Meriç’in psikolojik profili

Bu çabanın ne tam anlamıyla olgu öykülerinin yorumlanmasına ne de tam anlamıyla edebî metinlerin yorumlanmasına benzediğini söyleyebiliriz. Çünkü olgu öykülerinin temelinde analist ile hasta arasında beliren aktarım ve karşı aktarım süreci (transference / counter-transference) vardır ve hastanın bilinçdışının keşfi analist ile girdiği duygusal etkileşimin sonucuna bağlıdır. Analist, aktarım ve karşı aktarım sürecini ne kadar ustalıkla yönetirse, bilinçdışının keşfi de o kadar berrak bir biçimde kendini gösterecektir. Beyazyüz’ün çalışmasında böyle bir dinamiğin işlemediğini biliyoruz. Beyazyüz, hastasıyla karşı karşıya değil, ama kendisi hakkında ipucu vermekten çekinmeyen bir anlamda Rousseau’nun İtiraflar’ında olduğu kadar da açık sözlü bir düşünürün kendi cümleleriyle karşı karşıya. Edebî metinlerin analizinde ise analist ile yazarın psikolojik profili arasında “kurmaca” bir yapıt durmaktadır. Beyazyüz her iki yönteme ilişkin verileri kullanır; ama bu verilerden kendisine nesne ilişkileri temelli bir çözümleme mantığı geliştirir.

Beyazyüz kitabın giriş bölümünde, Cemil Meriç’in kendisi hakkında sarf ettiği cümlelerden, Meriç hakkında yazılmış kitap ve makalelerden, Meriç’le yapılan söyleşilerden yararlandığını belirtiyor. Ama metin okunduğunda Beyazyüz’ün temel argümanlarını Meriç’in kendisi hakkında ürettiği söylem üzerine kurduğu görülüyor. Dolayısıyla Beyazyüz, Cemil Meriç’in psikolojik profilini önce onun kendisi hakkında ürettiği söyleme dayandırıyor, sonra elde ettiği kanıtları öteki metin, belge ve sözlü tarih uygulamasıyla kanıtlamaya girişiyor. Beyazyüz metnin giriş bölümünde kitabının bilimsel bir çalışma olmadığını, bir edebiyat çalışması olduğunu ve sorumluluk alanının da edebiyat olduğunu söylüyor: Ancak izlenen yöntem ve bu yöntemle varılan bir tanı söz konusu olduğunda, bu kitabın bir klinik vaka analizi iddiasını kendi içinde taşıdığını kaçınılmaz olarak vurgulamak gerekmektedir. Çünkü Beyazyüz’ün kitabında örtük bir şekilde Meriç’e bir tanı konmaktadır ve bu tanı nesne ilişkileri çalışmalarıyla belirginleşen “sınır durum” (borderline) kaynaklıdır ve bu profilin bir türevidir. Ayrıntılara geçmeden önce Beyazyüz’ün argümanlarını oluşturma biçimine bakmakta yarar var: Beyazyüz, Cemil Meriç’in anne ve babasını bir göç psikolojisi içine oturtuyor önce. Meriç’in ailesi Balkan savaşı sırasında Dimetoka’dan Hatay’ın Reyhanlı bölgesine göçmüş. Bu yıkıcı göç psikolojisi Meriç’in anne ve babasında önemli psikolojik hasarlar bırakmış ve Meriç’e olumsuz bir miras olarak kalmıştır. Beyazyüz, Meriç’in babası hakkında koyduğu şizofreni tanısını izliyor ve babaya ait tek tük bilgilerden bu tanının doğru olabileceğini saptıyor önce. Anne ise yaşadığı göçlerin yıkıcılığını üstünden atamamış, kocasına ve oğluna karşı sevgisiz ve ilgisiz kalmış bir kadındır. Böylece biri genetik (göç travması nedeniyle gün yüzüne çıkan bir şizofreni) diğeri çevresel (hasta anne) iki hasarla karşı karşıyadır Meriç. Beyazyüz her ne kadar anne, baba ve çocuğu bir bütün olarak ele alsa da asıl vurgusunu “anne / çocuk” üzerine yapar ve annenin çocuğuna karşı “yetersiz anne” figürünü oynadığı tespitine varıyor.

Çalışmanın Anne Memesinde Yaşanan Kerbela bölümünde Beyazyüz, Meriç’in en hayati yaşlarında annesinden yeterli ilgiyi göremediğini ve arzu ettiği ilgiyi de anne memesinde uzun bir süre kalarak karşılamaya çalıştığını belirtiyor. Annesinin Meriç’i susturmak için memesinden başka vereceği bir şeyi yoktur; ve Klein’a göre bu çocuk tarafından fark edilen ve çocuğu erken yaşlarda derin kaygılara iten bir durumdur. Yetersiz anne bakımı çocuğun memeye karşı ikircikli bir tutum geliştirmesine de neden olabilir, başka deyişle, sınırsız akan bir yaşam ırmağına duyulan şükran, söz konusu kaygı nedeniyle haset’e de dönüşebilir. Şükran ve haset duyguları çocuğun ilerleyen yaşlarına yansıtıldığında anneyi ikame eden nesneler, yani öteki kadınlar bağlamına taşındığı da görülecektir. Meriç’in elde etmek istediği kadınları aşırı yüceltme ile yerin dibine batırma arasında gidip gelmesinin kökenlerini anne memesiyle yaşadığı ikircikli ilişkide buluyor Beyazyüz.

Cesur bir analiz ama...

Meriç’e üstü kapalı bir biçimde konan asıl tanının, yani “patolojik narsisizmin” kaynağı da onun anne memesiyle kurduğu sağlıksız ilişkidedir. Beyazyüz, Freud’un narsisizm ve içgüdü içerikli metinlerine başvurarak, bir çocuğun ilk sevgi yatırımlarının “ben” ve “anne” olduğunu belirtiyor. Çocuk doğduğunda bütün zihinsel enerjisi kendisi için vardır; çocuğun kendisini tüm güçlü olduğunu hissettiği bu dönem acziyetini fark etmesiyle son bulur ve sevgi yatırımını anneye yöneltir. Böylece sevgi yatırımı “ben” ve “anne” arasında gidip gelir. Eğer anne yetersizse, sevgi yatırımı sonuçsuz kalır ve çocuğun kendine verdiği değerde de bir azalma yaşanır. Bu azalma Meriç’in patolojik narsisizminin nedenidir. Cemil Meriç’in anne memesiyle kurduğu sağlıksız ilişki onun narsisizminde bir yaralanmaya neden olmuştur ve düşünürün kendini tarif ederken aşırı büyüklenmeci tavırla kendini değersizleştirici tavır arasında gidip gelmesinin kaynağı da burada aranmalıdır.

Meriç “hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisidir”, sürekli ezilmiştir, horlanmıştır, aslında büyük bir teorisyen olacaktır; ama buna fırsat verilmemiştir vs. Meriç’in bu cümleleri belirli bir doğruluk payı taşımaktadır; eziyetli bir çocukluk ve yetişkinlik dönemi geçirmiştir ve gerçekten büyük bir yetenek olduğu halde fırsat yoksulu bir yaşamı olmuştur. Meriç’e “patolojik narsisist” tanısı koyduğumuzda ise, Meriç’in kendisi hakkında ürettiği bu söylemin bir vehimden kaynaklandığı gibi bir sonuç çıkmıyor mu? Son olarak şu söylenebilir: Beyazyüz’ün entelektüel tarihimizin en önemli figürlerinden birini belirli bir disiplini kullanarak cesurca analiz etmesi ilginç ve anlamlı; ama bu çalışma Meriç’in düşüncelerinin arkasındaki “neden”leri araştırıyor; şimdi Meriç’in “ne” söylediğiyle ilgili çalışmalara ihtiyacımız var./zaman-kitapzamanı/

Kalıcı Bağlantı | Yorum (yok) | Yorum yaz

Yazar, kadın ve anne olarak Elif Şafak

7/1/2008 | Kategori : ROMAN

ÖZGE BAYKAN
Elif Şafak, yeni kitabı Siyah Süt ile Türk edebiyatına yeni bir yapıtaşı ekledi. Siyah Süt, kadınlığın, loğusalığın, anneliğin ve yazarlığın çok sesli, çetrefilli, birbiriyle didişen ve barışan halleri üzerine bir roman. Otobiyografik bir roman.

Elif Şafak özyaşamöyküsüne dayalı ilk romanı olduğunu söylüyor Siyah Süt’ün. Evet, kendini ilk kez bu kadar eldivensiz gösteriyor okura. Ama Siyat Süt’ten önce de ne kitaplarından bağımsız bir Elif Şafak vardı ne de yazar, söylediği kadar ketumdu aslında. Söyleşilerinde, yazılarında bireysel tarihinin, içinde yaşadığı dönüşümlerin, çıkarımların izdüşümlerini vermekten kaçınmıyordu. Siyah Süt, bize kendini usulca, yoklaya yoklaya anlatan o yazarın, o samimiyetin daha da çıplak bir dışavurumu şimdi.

Kendi romanının kahramanı olmuş Elif Şafak ve parmak kahramanlara bölünmüş: Sinik Entel Hanım, Can Derviş Hanım, Pratik Akıl Hanım, Hırs Nefs Hanım, Anaç Sütlaç Hanım ve Saten Şehvet Hanım. Bütün bunlar bir kadının zaman zaman monarşi kuran, zaman zaman darbe yapan, anarşi çıkaran ama Şafak’ın demokraside birleşmesini istediği ve birleştirdiği iç sesleri. “Hepsi benmişim meğer. Hepsi kabulüm,” sözleriyle anlatıyor Şafak bu iç barışı, bu tevhidi: “Hepsi benim. Hataları ve sevapları, eksikleri ve meziyetleriyle. Ve şimdi anlıyorum ki İçimden Sesler Korosu ancak yan yana olduklarında, bir aradalıklarında anlam taşıyorlar.”

Hem yazar hem anne olunabilir mi?

Siyah Süt’ün alt başlığı “Yeni Başlayanlar İçin Postpartum Depresyon” ve Şafak, kitabını kızının doğumu sonrasında yaşadığı depresyonu, tıpkı “cin çıkarır gibi”, üzerinden atmak üzere, bir terapi gibi yazmış. Fakat kitabın büyük kısmı Şafak’ın bir kadın yazar olarak anneliği sorgulaması ve yazarlıkla annelik arasındaki gelgitleri üzerine kurulu. Yazarın, doğum öncesinde edebiyatla anneliğin birlikte var olabileceği fikrini içinde “pişirene” kadar geçen süreç. Elif Şafak bu kitabında macerasını, yazarlığı uğruna çocuk doğurmamayı seçen Adalet Ağaoğlu’nun “Bir kadın hem anne hem de yazar olabilir mi?” sorusundan başlattığını söylüyor. Pek çok cevabı var bu sorunun; Elif Şafak’ınkiyse, kendinden emin bir “evet.” Yine de, “Bu işin doğrusu yanlışı yok,” diye ekliyor Şafak ve bunu edebiyat tarihinden verdiği onlarca kadın yazar örneğiyle perçinliyor.

Romanın ismiyle müsemma stereotipik, karakterleri kitap boyunca anlatıcı Elif Şafak’la konuşuyor. Şafak hem anlatıcı hem dinleyici; içindeki sesler bir yandan ona aitler, bir yandan da ondan bağımsızca vücut bularak yazarın hareketlerine yön veriyorlar. Hayata karşı takındıkları roller gereği farklı dertlere yaklaşımları da tezat, özellikle de bir kadın yazar olarak Şafak’ın anne olması konusuna. “Benistan”ın karanlık tünellerinde dolaşıyor yazar. Bab-ı Şimal’de onu bekleyen Sinik Entel Hanım, derin varoluşçu analizlerden, hippi giysilerden hoşlanıyor; şüpheci, kayıtsız. Aslında vejetaryen; fakat ana gıdası kitaplar. Bab-ı Garp’ta Pratik Akıl Hanım, annelik de dahil her şeyi en pratik yollardan çözme derdinde, “bir kaşık mama, bir satır yazı” en etkin iş ve zaman bölümünü bularak. Bab-ı Cenup’ta Hırs Nefs Hanım yazarlığa bir kariyer, kulvardan asla çıkılmaması ve geri kalınmaması gereken bir yarış olarak bakıyor. Grissiniler, çinko hapları arasında sımsıkı topuzuyla Şafak’ı çokça azarlıyor. Yazarın içinde darbe yapıp onu Amerika’ya yollayan da o, “Yazarlığın için faydalı olacak,” diyor. Bab-ı Şark’taysa Can Derviş Hanım, Şafak’ın batıni sesi, kısmete ve Allah’ın takdirine bırakıyor her şeyi. Yazarın huzursuz ruhuna karşın, elinde kehribar tesbihi, o her daim sakin. “Bekle,” diyor ona, “deniz sana gelsin.”

Anaç Sütlaç Hanım ve Saten Şehvet Hanım sonradan çıkıyorlar ortaya. Şafak’ın içinde olan ama önceden görmediği, fark etmediği iki ses. Anaç Sütlaç Hanım evcimen bir ruh, tombulluğuyla barışık, yuvasının içinde mesut. Pasta-börek pişirmeyi seviyor, ev işlerinde gerekli püf noktalarını iyi biliyor. O, anneliğin kokusu. Elif Şafak’ın “normal” yönü. “Normal, hatta gayet sıradan bir insan olabilirsin. O da bir erdemdir. Normal olmaktan korkmamalısın,” diye öğütlüyor ona. Son ortaya çıkan Saten Şehvet Hanım ise Elif Şafak’ın hep bastırdığı, korktuğu kadınsılığı. Baygın parfümler sürmeyi seviyor Saten Şehvet Hanım, saten gecelikleri, iddialı rujları, tenselliği, cinselliği, dokunmayı. Ve soruyor ona, “Bayan Soğan, sen ne zaman şöyle tiril tiril bir elbise içinde kadınlığıyla barışık, hiçbir şeyi umursamayan yazar pozu vermeyi başaracaksın?”

Farklı kimlikler ve kadın

Elif Şafak, içindeki bu sesleri dürüstçe ortaya döküyor, onlarla tartışıyor, kendini eleştiriyor, yeri geldiğinde dalga geçiyor. Her kadının yaşadığı ama belki de unuttuğu ve unutmak istediği için üzerine konuşmadığı doğum sonrası depresyona edebiyatın dilinden bakarken, Şafak da “sonuna vardığında başını unutma”mızı salık veriyor kitabın. Edebiyat, insanoğlunun, çoğu zaman iyi bilinen ama unutulan, üzerinde durulmayan veya sıradan görüldüğü için atlanan ortak zaaflarını, yaşantılarını, acılarını ortaya çıkarmak ve kâğıda döküp kalıcı kılmaksa eğer, Şafak’ın yaptığı tam da bu. Sadece annelik değil, bu ebruli topraklardan çıkan bir kadın entelektüelin annelikle beraber farklı iç kimliklerini açması, analiz etmesi ve sonra yeniden birleştirmesi üzerine bir sohbet, Siyah Süt. Toplumsal çoksesliliği, çokkültürlülüğü, çokdilliliği her zaman öne çıkaran Elif Şafak’ın, aynı çokdilliliği kendi içinde ve demokratik bir şekilde, eşit ve denk, hiçbir sesi kayırmadan ya da aşağılamadan ortaya koyuşu, içsel barışını imzalaması. Hem Doğu’dan hem de Batı’dan beslenen, iki kültürü bir arada yaşayarak büyümüş kadın entelektüellerin çelişkili iç dünyasına tutulmuş bir fener bir yandan da. Tasavvufi yorumuyla, kalp gözünün açılması olarak tanımlıyor bunu Şafak.

Siyah Süt, yazarı dönüştüren, onu “Bir”e götüren bu sürecin zarif, cesur ve lezzetli bir kaydı. /zaman-kitapzamanı/

Kalıcı Bağlantı | Yorum (yok) | Yorum yaz

On yıl aradan sonra kalemi eline aldı

7/1/2008 | Kategori : EDEBiYAT

AHMET SARIGÜL
Cengiz Aytmatov’un fildişi kulesinden inerek okurlarıyla yeniden buluşmasını, dünyanın 157 diline çevrilmiş eserlerine bir yenisini ilave etmesini 10 yıldan fazla bekledik. Açıkçası onun yeni bir eserle bizimle buluşacağını, yeni bir çehre ve farklı bir edayla karşımıza çıkacağını pek ümit etmiyor gibiydik.

Bu ümitsizlik onun ilerlemiş yaşından değil, bugüne kadar ortaya koymuş olduğu zengin edebi haz ve derin felsefi içeriğe sahip olan eserlerin sayısından kaynaklanıyordu. Çünkü edebi yaşantısına bir göz gezdirdiğimizde ilk eserinden son eserine kadar realizmden romantizme, düşüncenin değişik kulvarlarında yol alan yazarın artık mürekkebini tükettiğini ve kalemini kırdığını düşündü çoğu kimse. Oysa yazarın yaşadığı her dönemin sanat, edebiyat ve düşünce dünyasının aktüalitesine uygun olayları, kahramanları ve bu perdeler arkasına gizlediği mesajları Kassandra Damgası’ndaki Pontiy Pilat’tan; benliği ve kimliği yok edilmiş, geçmişi silinmiş Mankurtlara kadar mükemmel bir çizgide yansıttığını görürüz. Eksilmek, azalmak ve yok olmak yerine her yeni eserinde gerek söz gerek sanat yönüyle yeniden çoğaldığına, yürümek yerine koşarcasına yol aldığına şahit oluruz. İşte bu çoğalış ve yükseliş bir yoğunlaşmayı, ilhamın yeni bir esintisiyle buluşmayı sağladı. 10 yıllık yoğunlaşma, “Aytmatov, bitti, tükendi” diyenlerin rağmına yeni bir Aytmatov klasiğinin gün yüzüne çıkmasını sağladı.

Yeni kitabı Dağlar Devrildiğinde/Ebedi Nişanlı’da yeni dünyanın yenilenmiş sorunlarını ortaya koyuyor Aytmatov; yaşayan ve yaşanan dünyanın en büyük sorunu olarak gördüğü ve modern hayatın acı bir gerçeği olan globalleşme, manevi fakirlik ve kirlilik, “her şeyini satışa sunmuş insanlık” dramını gözler önüne seriyor. Romanın baş kahramanı, bağımsız gazeteci olan ve dürüstlüğü ile karşımıza çıkan Arsen Samançin. Arsen, bir opera sanatçısına âşık olmuş ve âşık olduğu kadının, kendi yazdığı Ebedi Nişanlı adlı operayı sahneye koyacağı günün hayaliyle yaşamaktadır. Ne yazık ki, parlayan bir yıldız olan sevdiği kadın, aşkına karşılık vermek yerine zengin bir pop yapımcısını, yüksek sanatın seçkin sevdalıları yerine de stadyumlarda bağırıp çağıran kalabalıkları seçmiştir. Arsen için acısını kalbine, hayallerini de geçmişe gömmekten başka bir yol kalmamıştır. Acılarından, acıtan gerçeklerden kaçmak, kine dönüşen nefretinin karanlık dehlizlerinde boğulmamak için amcasının kıyısına yanaşma ve kendini oyalama yolunu seçmiştir. Amcasının yanında, Kırgızistan dağlarında zengin yabancı turistlere hizmet verecek, içini burkan bir meslekte, nesli tükenen kar parslarının av sporu uğruna katledilmesine yardım edecektir. İçindeki kanı kurutmak, dışındaki kana göz yumabilmek için…

Roman, aşırı dramatize edilmiş ve karamsarlığın karanlıklarına fazla bulaşmış hissi uyandırabilir okurda. Fakat ince bir zekâya sahip olan Aytmatov, birbirinden oldukça farklı ve kopuk motif ve unsurları paralel iki düzlemde (mesela; gözden ırak Pamir doruklarında kar parslarının aşkları, diğer yanda düz ovada iki insanın karşılıksız sevdaları) usta bir söyleyişle kaleme almış ve ortak bir kaderle sonlandırmış. Okuru bir düzleme çekerken paralelindeki düzlemin merak ve heyecanıyla soluk soluğa okumaya itiyor. Okur, okumaktan değil, merak etmekten yoruluyor adeta.

Yetmiş dokuz yaşındaki yazar, çeyrek asır önce daha okul sıralarında ve çocukluk çağındaki okurlarının düşünce ve gönül dünyalarında yer etmiş, “mankurt efsanesi”yle geleceğin büyüklerine kendi milli kültür, inanç ve medeniyetlerine bağlı kalmayı salık vermiş, kendisi de hem yaşantısı hem de eserlerindeki vizyon ve misyonuyla buna sadık kaldığını ispatlamıştı. Son eseri olan Dağlar Devrildiğinde/Ebedi Nişanlı da bunun açık delili sayılabilir. Çünkü 1990 yılından beri diplomatik görevi gereği Brüksel’de Kırgızistan büyükelçisi olarak görev yapan ve görevi gereği yaşantısını orada sürdüren yazar, Kırgız olma ve Kırgızca yaşama çizgisinden asla taviz vermedi. Aytmatov’un yeni eseri de buram buram Kırgızistan kokuyor. Roman boyunca tüm olaylar Bişkek ve Pamir dağlarında gerçekleşiyor.

Dağlar Devrildiğinde/Ebedi Nişanlı, Güzel Sarıgül Şonbaeva’nın Rusçadan çevirisi ile yayımlandı. ‘Öldürmek-Öldürmemek’ adlı oldukça ilginç ve sürükleyici bir Aytmatov öyküsünü de içerisinde barındıran eser, Aytmatov okurlarının zihninde farklı bir tat bırakacak.


‘Ebedi Nişanlı benim efsanem’

Cengiz Aytmatov, kitap yayımlamadan geçen 10 yıllık zaman aralığını ve yeni romanının doğuş serüvenini şöyle anlatıyor: “Bu, gerçekten çok uzun bir zaman aralığı. Edebiyat, sanat ve sinema dünyasında bakışlar ve anlayışlar öyle değişiklikler gösterdi ki, her şeye yeniden başlamak zorunda kaldım. Açıkçası gün yüzü görmemiş birçok düşüncemi hayata geçirmek, yeni bir başlangıç yapmak için kendimle sayısız mücadele verdim, ne yazık ki bu düşüncelerin hepsi hayal dünyamın raflarında öylece kalakaldı. Dağlar Devrildiğinde adlı romanımı ise sadece 4 ayda bitirdim. Evet, araya uzun yıllar girdi, farkındayım; ama bu arayı kapatmak için gücümün yettiği ölçüde çaba harcayacağım. Kendimi yenilemek adına sık sık sıla-yı rahim yapıyor, yazarlık çizgimi ve üslubumu bulmamda en büyük rolü oynayan Moskova’ya gidiyorum.

Son romanımda globalleşmeye karşı bakışım tamamen eleştirel olmakla beraber ben globalleşmeye karşı değilim. Bunun bir realite olduğunu kabul ediyor, göz ardı edilemeyeceğini de biliyorum. Çünkü bu, insanın varlığıyla ortaya çıkmış bir süreçtir. Ne var ki, bu süreç bütünleştirici faktörleri beraberinde getirmesi ve sunmasının yanı sıra büyük zorlukları ve sıkıntıları da getirmiştir. Ben eserimde sadece globalleşmenin ülkeme ve ülke insanıma yaptığı etkileri gözler önüne seriyorum. Öyle ki, globalleşme en uçtaki köylerimize kadar ulaştı; hatta geçmişi çok eskilere dayanan yabani hayvan avcılığı bile bundan nasibini aldı. Basit bir hayat yaşayan çobanlar bile bu talandan bir pay elde etmek için ihanete varan gayretler içine girdiler. Böylece insanların özel hayatları bile kendiliğinden globalleşmenin anaforunda bu sürecin girdabına kapılıp gitti.

Ebedi Nişanlı’ya gelince; bu benim efsanem. Ebedi Nişanlı hakkında değişik kültürlerde motif bazında, farklı söyleyişlere rastlamak mümkün. Fakat hiçbiri benim eserimde yansıttığım gibi değil. Ebedi Nişanlı bir motif değil, tamamıyla mitolojik bir kahramandır. 200-300 yıl geçti; ama o, iftiraya uğramış gencecik kız hâlâ dağlarda başıboş dolaşmakta ve sevgilisiyle buluşacağı anın hasretiyle yanmakta, ona olan sadakatini anlatmaya ve ispatlamaya çalışmaktadır. Bana göre bu efsanenin sembolleştirdiği tek değer var: Aşk; insanın sahip olduğu en yüce değerdir…”7zaman-kitapzamanı/

Kalıcı Bağlantı | Yorum (yok) | Yorum yaz